Mehmet Öğütçü: Biz Sıcak Sudaki Kurbağa Değiliz — Türkiye Salam Taktiklerine Nasıl Direnebilir?

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Özet:


Uluslararası hukukun, egemenliğin ve toprak bütünlüğünün aşınması artık uzak bölgelerle sınırlı, uzak bir sorun değil. Kıbrıs’tan Karadeniz’e, Suriye’den Doğu Akdeniz’e, Ege’den Kafkasya’ya kadar, giderek kurallara dayalı düzenin yerini güç siyaseti alıyor. Bu ortamda Türkiye ne varoluşsal bir panikle ne de rehavet lüksüyle karşı karşıyadır. İhtiyacı olan şey açıklık, hazırlık ve birliktir.


Küresel politikada başka yerlerde yaşanan oldubittilerin bizim coğrafyamızı es geçeceğinin garantisi yok. Günümüzde uluslararası hukuk, egemenlik, toprak bütünlüğü gibi kavramlar giderek yıpranıyor. Onların yerine, açık ya da örtülü olarak “güçlülerin kanunu” işliyor.

Türkiye tartışılırken kamuoyundaki tartışmalar genellikle iki uç arasında gidip geliyor. Bir uçta riskleri göz ardı eden aşırı özgüven var; diğer yanda ülkeyi olduğundan daha zayıf gösteren kaygı odaklı bir anlatı var. İkisi de gerçeği yansıtmıyor. Mevcut manzara sakin değerlendirme ve stratejik hazırlık gerektirmektedir. Türkiye ne paniğe kapılacak kadar kırılgan, ne de kayıtsızlığa tahammül edecek kadar güvenli.

Türkiye, Almanya’dan Çin’e, Rusya’dan Suudi Arabistan’a kadar geniş bir coğrafyanın en yetenekli devletlerinden biri olmaya devam ediyor. Gücü yalnızca askeri donanımla ölçülmez. Gerçek sütunlar devlet geleneği, kurumsal hafıza, insan sermayesi ve krizler sırasında toparlanma yeteneğidir. Bunlar bir gecede doğaçlama yapılamayan varlıklardır.


Yeni Bir Bölgesel Oyun: Sessiz, Kademeli ve Etkili

Şunu açıkça belirtmek gerekir: Açıkça tanımlanmış hedefleri olan yeni bir bölgesel strateji izleniyor ve şu ana kadar sonuçlar elde ediliyor. ABD tarafından desteklenen İsrail, bu stratejiyi sessizce, adım adım ilerleterek, vekil ağları ortadan kaldırdı.

İran’ın yıllardır nüfuz sahibi olduğu gruplar (özellikle Hamas ve Hizbullah) ciddi biçimde zayıfladı. İran’ın nükleer altyapısına yönelik askeri saldırılar caydırıcılık eşiğini yükseltti. Artık İran’ın iç dengelerini giderek daha fazla hedef alan yeni bir aşamaya giriliyor gibi görünüyor.

Irak fiilen üç parçalı bir yapıya dönüştü. Kürt bölgesi devlet içinde devletin birçok özelliğini kazanmıştır: kendi parlamentosu, silahlı kuvvetleri, hükümeti, eğitimi ve yargısı. Suriye’de rejim değişikliğinin ardından parçalanma derinleşti. Kürt kontrolündeki kuzey, su ve enerji kaynaklarının yapısal omurgasını oluşturmasıyla sağlamlaştırıldı. İsrail, Suriye’nin güneyinde fiili kontrol bölgeleri kurarak Şam’a kadar uzanan bir güvenlik kuşağı oluştururken, Dürzi toplulukları arasındaki nüfuzunu genişletiyor ve Akdeniz kıyısındaki Alevi nüfuslarını yakından izliyor.

Birlikte ele alındığında, bu tablo bir gerçeği açıkça ortaya koyuyor: İsrail’in Afrika Boynuzu’na kadar uzanan bölgesel hedeflerinin önündeki başlıca stratejik engeller arasında Türkiye var.

Doğu Akdeniz’de ve Suriye cephesinde güçlü bir Türkiye bu planların doğal bir frenidir. Dolayısıyla Türkiye’yi zayıflatmaya, ötekileştirmeye, etkisizleştirmeye yönelik hesapların yapıldığını inkar etmek gerçekçi değil. Eğer bu tür çabalar başarılı olursa, amaç Kuzey Irak’ı Kuzey Suriye’ye bağlamak, bu koridoru İsrail’e doğru genişletmek, İran’ı daha da kontrol altına almak ve sonuçta ABD çıkarlarıyla uyumlu bağımsız bir Kürt devletine elverişli koşullar yaratmak olacaktır. Fırat-Dicle havzasının petrol, doğal gaz ve su kaynakları bu denklemin ayrılmaz bir parçasıdır.

Türkiye bunu görmezden gelemez. Bugün oluşturulamayan caydırıcılık yarın çok daha yüksek maliyetlerle yeniden inşa edilmek zorunda kalabilir.


Rehavet Tehlikesi: Büyük Devletler Nasıl Aşınıyor?

Türkiye’nin gücünden şüphe edilmemeli ama rehavete de kapılmamalı. Büyük devletler nadiren bir gecede çöker. Daha sıklıkla, yavaş yavaş yıpranırlar: küçük adımlarla, görünüşte küçük tavizlerle, ertelenen kararlarla ve “şimdilik yönetilebilir” olarak gerekçelendirilen seçimlerle.

Bu uyarılar bir korku dili değildir; bunlar bir hazırlık çağrısıdır.

Uluslararası ilişkilerde niyetler nadiren açıkça beyan edilir; davranış kalıplarından çıkarılırlar. Bu bağlamda ABD’nin Lozan Antlaşması’nı kendi iç hukuk çerçevesinde hiçbir zaman onaylamamış olması önemsiz bir ayrıntı değildir. ABD akademik ve stratejik çevrelerinde Lozan’ın önemini sorgulayan periyodik tartışmalar ve Pentagon ve CENTCOM çevrelerinde dolaşan alternatif haritalar, hakim stratejik düşünceye dair önemli ipuçları sunuyor. Bunlar provokasyon olarak değil, ayık analiz malzemesi olarak okunmalıdır.

Gerçek risk ani bir kopma değil, yavaş bir yıpranma sürecidir. “Salam taktikleri” tam olarak bunu gerektirir: Şok veya direnişi tetiklemeden adım adım ilerlemek, ince ve ısrarla dilimlemek. Tarih, büyük güçlerin dramatik çatışmalarla değil, kümülatif tavizler ve ertelenmiş kırmızı çizgilerle zayıflatıldığını defalarca gösteriyor.

Uzun vadede, kendi bayrakları, parlamentoları, eğitim sistemleri ve silahlı kuvvetleriyle merkezi olmayan, yarı devlet birimlerine dayanan yönetim vizyonları odak noktasına geliyor. Bu tür gidişatların nihai olarak nereye varacağı tartışmaya açıktır, ancak bu fikirlerin dolaşımda olduğu açıktır.

Bu yolun Kürt topluluklarının uzun vadeli çıkarlarına hizmet edip etmediği de oldukça tartışmalıdır. Tarih başka bir ders daha veriyor: Büyük güçler hedeflerine ulaştıklarında, bir zamanlar araç olarak hizmet veren aktörleri bir kenara atmakta tereddüt etmiyorlar. Geleceğin farklı olacağının garantisi yok.

Bu nedenle konu yalnızca dış politikayı veya güvenliği aşar. Temelde iç uyumla ilgilidir.


Birlik ve Katılım: Türkiye’nin Gerçek Stratejik Avantajı

Türkiye’nin ihtiyacı olan daha fazla sertlik değil, daha fazla netliktir. Ulusal güvenliği ve ekonomik çıkarları tehdit eden gelişmelere karşı dimdik ayakta durarak iç dayanışmayı güçlendirmek, rakip hedefler değil, tamamlayıcı hedeflerdir.

Türkiye’nin en büyük avantajı kapsayıcılık kapasitesinde yatmaktadır. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-dini gruplar, Laz, Süryani ve diğerleri gibi tüm vatandaşların kendilerini milletin eşit bir parçası hissetmelerini ne kadar sağlarsa, o kadar güçlenir. İç barış, refah ve güvenliğin etnik, mezhepsel veya ideolojik ayrımlardan daha ağır bastığı gösterilmelidir.

Sayısız uluslararası müzakerede aynı model ortaya çıkıyor: Türkiye ne zaman içeride parçalanmış görünse, dış iştahlar artıyor. Ne zaman ortak bir stratejik zihniyet hakim olsa, dış baskı hafifliyordu. Dolayısıyla bu bir iktidar-muhalefet meselesi değil. Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren stratejik bir eşiktir.


Sonuç: Panik Olmadan Farkındalık, Kibir Olmadan Güç

Türkiye’nin gücü var. Ancak güç ancak uyanıklık, birlik ve hazırlıkla anlam kazanır. Korkuya yer yok ve rehavete kapılmanın hiçbir gerekçesi yok.

İç barıştan ve toplumsal uyumdan ödün vermeden oynanan oyunun farkında olmalıyız. Kimsenin Türkiye’yi ılık suda yavaş yavaş kaynayan kurbağaya benzetmemesini sağlayalım.

PA Türkiye, Türkiye gözlemcilerini farklı görüş ve görüşlerle bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. Web sitemizdeki makaleler mutlaka yayın kurulumuzun görüşünü temsil etmeyebilir veya onay olarak değerlendirilmeyebilir.

İngilizce YouTube kanalımızı (REAL TURKEY) takip edin:
https://www.youtube.com/channel/UCKpFJB4GFiNkhmpVZQ_d9Rg

Twitter’da: @AtillaEng
Facebook: Gerçek Türkiye Kanalı – https://www.facebook.com/realturkeychannel/

Mehmet Öğütçü: Biz Sıcak Sudaki Kurbağa Değiliz — Türkiye Salam Taktiklerine Nasıl Direnebilir?
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Kaynak Haber Ajansı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Bizi Takip Edin