GÖRÜŞ: Türkiye’nin rahatsızlığı düşük kaliteli büyümedir

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala


Usta Türk köşe yazarı Taha Akyol, Türkiye’de özellikle emekliler ve ücretliler arasında derinleşen gelir sıkışıklığının geçici bir sorun değil, onlarca yıldır süren düşük kaliteli büyümenin sonucu olduğunu savunuyor. Tüketim kaynaklı genişleme, zayıf üretkenlik ve bilime dayalı politikaların ve hukukun üstünlüğünün aşınması, manşetteki büyüme rakamlarına rağmen ülkeyi gerçek anlamda daha fakir bıraktı. Akyol, üretkenlik, eğitim, teknoloji ve hukuki belirlilik yönünde kararlı bir değişim olmazsa, Türkiye’nin bir durgunluk ve toplumsal gerilim döngüsünde sıkışıp kalacağı konusunda uyarıyor.

Tarihsel hafızayı somut ekonomik verilerle harmanlayan bir analizde, Taha Akyol Türkiye’nin bir kez daha maaş ve emekli maaşlarının hayat pahalılığının çok gerisinde kaldığı ve enflasyonun halkın öfkesini körüklediği tanıdık bir toplumsal gerginlik anını yaşadığını söylüyor.

Akyol, Ocak 1991’de Zonguldak’ta kömür madencilerinin kitlesel protestoları sırasında ülke genelinde yankılanan sloganı anımsıyor: “Çankaya şişmanı, işçi düşmanı!” Yüzde 100’ü aşan ücret zammı talep eden madenciler, taleplerine direnen dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı hedef alıyordu. Akyol’a göre bu olay, ekonomik daralma ve yüksek enflasyon dönemlerinin neredeyse her zaman toplumsal huzursuzluğa dönüştüğünün bir hatırlatıcısıydı; bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da görülen bir durum.

Bugün ülkenin bir kez daha böyle bir dönemde olduğunu savunuyor.

Emekli maaşları, ücretler ve azalan yaşam standardı

Şu anda Meclis’te bulunan yasa tasarısı, asgari emekli maaşının 20 bin liraya çıkarılmasını öneriyor. Akyol bu rakamı tamamen yetersiz bularak reddediyor. Emeklilerin ve asgari ücretli çalışanların, siyasi liderlerin bile “yoksulluk ücretleri” olarak tanımladığı ücretlerle fiilen yaşadıklarını yazıyor.

Özellikle büyük şehirlerde emekli maaşıyla geçinmek neredeyse imkansız hale geldi. Akyol, “Küçük kasabaların dışında ve kesinlikle büyük metropollerde emekli maaşıyla yaşamak mucizeden başka bir şey değil” diye yazıyor. Gerçek şu ki, Başkan bile Recep Tayyip ErdoğanDevlet kaynaklarından ekonomik “iyi haberler” dağıtmasıyla bilinen emeklilerin koşullarını somut olarak iyileştiremeyen bu durum, Akyol’a göre sorunun ne kadar ciddi hale geldiğinin bir işareti.

Çeyrek asırlık sürüklenme

Akyol’a göre, bugünkü krizin kökleri, özellikle başkanlık sistemi ve ekonomi yönetimindeki popülist yönelim çerçevesinde son on yılda yapılan politika tercihlerinde yatıyor. Ancak aynı zamanda bir adım daha geri giderek ülkenin kendi geçmişine göre ne kadar geride olduğunun altını çiziyor.

2002 yılında, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Kasım ayında iktidara geldi, Türkiye 2001’deki yıkıcı mali krizden çıkıyordu. O dönemde ekonomi hala o zamanki ekonomi bakanı döneminde uygulamaya konulan reformlarla şekilleniyordu. Kemal DervişBu sistemi istikrara kavuşturdu ama aynı zamanda acı verici kemer sıkma politikalarını da dayattı.

Akyol, o zor yılda bile ortalama emekli maaşının kişi başına düşen milli gelirin yaklaşık yüzde 46’sına ulaştığını belirtiyor. AK Parti’nin reform odaklı ilk yıllarında bu oran yüzde 50 aralığına yükseldi; eski ekonomi bakanı tarafından sıklıkla gururla dile getirilen rakamlar Ali Babacan.

Bugün ise karşıtlık çok belirgin. 2025 yılına gelindiğinde ortalama emeklilik gelirinin kişi başına düşen GSYH’ye oranı sadece %28,9’a düştü. Akyol’a göre bu çarpıcı düşüş, yalnızca emeklilerin yaşadığı sıkıntının bir ölçüsü değil, aynı zamanda gelir dağılımındaki derin bozulmanın da açık bir kanıtı. “Türkiye’de gelir eşitsizliği bugün çeyrek asır öncesine göre daha kötü” diye yazıyor.

Verimlilik olmadan büyüme

Hükümet sık sık ekonomik büyüme rakamlarını başarının kanıtı olarak gösteriyor. Akyol ekonominin büyüdüğüne itiraz etmiyor. Onun argümanı şudur: kalite bu büyümenin oranı zayıftı.

Üretkenlikten ziyade tüketimin yönlendirdiği bir modeli tanımlıyor: gösterişli ve çoğunlukla israfa dayalı altyapı projeleri, rant peşinde koşma dinamikleri, borç kaynaklı genişleme ve kredi odaklı tüketim. Bu çerçevede çıktı artıyor ama verimlilik artmıyor.

Akyol, hükümetin 2019 tarihli 11. Kalkınma Planı’na atıfta bulunarak, 2014 ile 2018 arasında ortalama yüzde 4,9’luk büyümenin temel olarak tüketimden kaynaklandığını ve bunun 3 puanlık katkı sağladığını, sermaye yatırımının ise 1,3 puan, ihracatın ise sadece 1 puan eklediğini belirtiyor. Akyol’a göre bu itiraf Türkiye’nin birçok yapısal zayıflığını açıklıyor.

Uzun süredir devam eden uyarılar dikkate alınmadı

Sorun yeni değil. Akyol, Nobel ödüllü yazarın yaklaşık 10 yıl önce yaptığı uyarıları hatırlıyor Daron Acemoğlu2016 yılında Türkiye’de verimlilik artışının sıfır veya negatif olduğunu savundu. Acemoğlu o dönemde büyümenin yatırım ya da verimlilik kazanımlarından ziyade tüketimi hızlandırarak sürdürüldüğü konusunda uyarmıştı; bu sürdürülemez bir yol.

Yakın zamanda ekonomist Ufuk Akçiğit benzer kaygıları dile getirdi. Haziran 2025’te yazan Akçiğit, ekonomik göstergelerin büyümenin büyük ölçüde sermaye birikimi ve emek girdisinden kaynaklandığını, verimliliğin ise çok az katkıda bulunduğunu gösterdiğini söyledi. Sürdürülebilir kalkınmanın temelde üretkenlik artışına bağlı olduğunu vurguladı ve bunun yokluğunun Türkiye’nin neden “iki adım ileri, bir adım geri” gittiğini açıkladığını vurguladı.

Akçiğit, Türkiye Bilim Raporu’nun arkasındaki ekibe liderlik etti ve geniş çapta ülkenin en saygın akademisyenlerinden biri olarak kabul ediliyor ve bu da onun değerlendirmesine ek bir ağırlık kazandırıyor.

Bilim, beceriler ve hukukun üstünlüğü

Akyol keskin bir soru soruyor: Üst düzey hükümet yetkilileri en son ne zaman somut verilerle verimliliği kamuoyu önünde tartıştı? Bir gazeteci olarak böyle bir tartışmayı duymadığını yazıyor.

Akyol, üretkenlik artışının aynı sürede daha fazla çıktı üretmek anlamına geldiğini açıklıyor. Bunu başarmak için eğitime, vasıflı işgücüne, modern makinelere, bilime ve teknolojiye ve en önemlisi öngörülebilir ve güvenilir bir hukuk sistemine yatırım yapılması gerekir.

Bir karşılaştırma sunuyor: VietnamSadece yirmi yılda sıfırdan 137 milyar dolarlık bir bilgi teknolojisi ihracat sektörü inşa etti. Türkiye ise tam tersine, faiz oranlarını kararnamelerle düşürmenin ve ekonomiyi ucuz krediyle doldurmanın yatırımı ve üretimi otomatik olarak artıracağına inanıyordu. Akyol, sonuçların kendi adına konuştuğunu savunuyor.

Tarih tekerrür ediyor

Akyol, 1990’ların başlarıyla tarihsel bir paralellik kuruyor. Geçmişe bakıldığında Turgut Özal’ın aşırı ücret artışlarına direnmekte haklı olduğunu öne sürüyor. Onun ölümünden sonra aralarında Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in de olduğu hükümetlerin popülizme yenik düşmesi 1994 krizine zemin hazırladı.

Akyol, günümüz dinamiklerinin rahatsız edici derecede benzer olduğu konusunda uyarıyor.

Sözünü net bir mesajla bitiriyor: Ücretler, emekli maaşları ve uzun vadeli refah iki temel direğe dayanıyor: bilim ve hukukun üstünlüğü. Bu sütunların gücü sonuçta ekonomik büyümenin sağlığını belirler. Bunlar olmadan, manşetlerdeki genişleme rakamları geçim sıkıntısı çeken vatandaşlara çok az rahatlık sağlıyor.

Ekonomi Türkiye, Türkiye gözlemcilerini farklı görüş ve görüşlerle bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. Web sitemizdeki makaleler mutlaka yayın kurulumuzun görüşünü temsil etmeyebilir veya onay olarak değerlendirilmeyebilir.

İngilizce YouTube kanalımızı takip edin (REAL TURKEY):
https://www.youtube.com/channel/UCKpFJB4GFiNkhmpVZQ_d9Rg

Twitter: @AtillaEng
Facebook: Gerçek Türkiye Kanalı: https://www.facebook.com/realturkeychannel/***

GÖRÜŞ: Türkiye’nin rahatsızlığı düşük kaliteli büyümedir
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Kaynak Haber Ajansı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Bizi Takip Edin